25 Kasım 2016 Cuma

NEDEN HEP BEN

Bu sıralar beynimi yine biraz kaybetmiş durumdayım. Bakın benim dönemlerim vardır. Beynimi kaybedip ruhumu kalbime teslim ettiğim bu dönemlerde bir şey takıntı haline getirir, suyunu çıkarana kadar sündürür, sonra da onu kesinlikle terk etmeden hayatımın bir parçası haline getirir ve hayatıma eklerim.

Çok küçük yaşlarda ilk takıntım Harry Potter'dı, zaman geçti okumayı öğrendiğim andan itibaren içimde tutku olan kitaplardan inşa oldu hayatım, sonradan hayatıma Avatar The Last Airbender ve evimize giren internet eşliğinde "yabancı dizi" furyası girdi, bu furya ilk başladığında Doctor Who tek büyük takıntım oldu. Gel zaman git zaman yabancı dizilerin hayatımdaki varlığı normalleşti, bu kez animeler girdi. Öyle çok sevdim ki bu çizimleri, saatlerimi harcadım üzerlerinde. Ve sonra Kore dizileri geldi. İzlemediğim türü, ezberlemediğim oyuncusu kalmadı. Artık daha da takıntı edinmem derken kpop ve gruplar, akabinde gelen tasarım sevdasıyla artık beynim daha fazlasını kaldırmaz diyordum. Harry Potter, Doctor Who, bir yandan yayınlanmaya devam eden yabancı diziler, öte yanda bambaşka kategorideki Kore dizileri, zaman zaman kafamı dağıtan animeler, ve elbette ki hayatımı bilgisayar başında geçirirken bana eşlik eden kpopın üzerine bir şey ekleyemezdim çünkü.

Ama ben de böyle bir insanım işte. Hayatımı bir şeylere takmadan etmeden geçiremiyorum. Uzak bir olay değil fakat bu defa da tarihi dizilerle geçiyor hayatım...

Bakın çok dürüst olacağım, benim için o ağır, siyasi, ve anlaşılması güç Kore tarihi dizilerini izleyen insan profili, evde kalmış, hanım hanımcık ablalardı. Sonra ne olduysa.. Oldu yani, kendimi Empress Ki izlerken buldum. Ara sıra tarihi dizi izlemişliğim vardı, fakat çoğu oyuncuların hatrınaydı. Zamanında gelen Lee Minho hayranlığı ile izlenmiş Faith, dönen olayların çoğunu anlayamadığım Sungkyunkwan Scandal belki de tek örneklerimdi. Sonra.. Yani.. Özel bir düşmanlığım olduğundan değil fakat o kostümler beni boğuyordu falan. Ne olduysa şu son zamanlarda oldu ve..

Ay ne çok konuştum. Tamam yeter. Sonuç bu yani. Tarihi dizi izliyorum. Onu döküleyim diye gelmiştim, gidiyorum.

5 Kasım 2016 Cumartesi

Scarlet Heart: Ryeo / Moon Lovers

Bol bol sinir bozukluğuyla geldim bugün.. Bildiğiniz gibi olayların dizisi Moon Lovers bu haftanın başında final verdi. Okulun gereksiz bir şekilde sıkıştırdığı, bir ödevden diğerine atladığım saçma sapan bir bunalım döneminde olduğumdan, izlemeyi hafta sonuna bıraktım. Zaten diziyi takip eden herhangi biri gibi finalde ne yaşanacağını falan bildiğimden, bittikten sonra bir süre herhangi bir canlı formuyla iletişime geçmek istemeyeceğimin de farkındaydım, bu yüzden hafta sonunun başlamasıyla besmeleyi çekip izlemeye başladım. Sonrası..


Sevgilisi tarafından aldatılmış, peşinde borçlusu harçlısı her türlüsü dolanan, hayatın çelmeyi çoktan geçirdiği Gu Ha Jin, birilerinin canını kurtarayım derken kendini absürt bir zaman sıçramasının içinde bulur, 21.yüzyılda başladığı günü 9.yüzyılda bir öğleden sonrasında devam etmektedir. Geldiği yer Goryeo'dur, ülke kurulalı henüz yarım asır dahi geçmemiştir, başta hala kurucu kral Taejo vardır, kızımızsa artık Ha Jin değil, kralın oğullarından birinin hanesinde yaşayan, Hae Soo isimli 16 yaşında bir genç kızdır! Kendini kralın sayısız çocuğunun verdiği taht kavgalarının arasında bulur, o dönemde yaşayan herhangi birinden farkıysa tarihin neler yazdığının bilincinde olmasıdır, Hae Soo'nun yapması gereken işleri oluruna bırakmak mı, yoksa kardeşlerin arasındaki ilişkinin sağlıklı kalması için yardımcı olmak mıdır? 


Dizi zaten afişlerinden de anladığınız üzere tammm bir harem dizisi. Sürekli dip dibe dolaşan ve içinde her türlü fırlamayı bulunduran bir prens sürüsü hikayenin önce sütlü çikolatası oluyor, ilerleyen bölümlerde de bittere dönüp acı veriyor. (Şaka şaka, yani acı veriyor da, bitter gibi değil. Bitter severim hem ben.)

Normal şartlarda saray dizileriyle pek aram yoktur. Ne bayık imkansız aşklar, ne taht kavgaları, ne de kafamın basmadığı politik sorunlar içimi hiç açmaz. Fakat şöyle de bir çelişki içerisindeyim ki, geçmişi, kostümleri, dekorları, kültürleri seviyorum. Yani evet yine de çok kabarık bir tarihi dizi listem yok, ama izlediklerimin hemen hemen hepsi Joseon döneminde geçiyordu. Scarlet Heart'ınsa Joseon'dan hemen önceki devlet olan Goryeo döneminde geçmesi, hem de hikayenin henüz Goryeo'nun ilk yıllarında başlamış olması hoşuma gitti. Zaman zaman Goryeo'dan önceki 3 krallık döneminden bahsedilmesi, yıkılmış devletlerin insanlarını, adapte süreçlerini izlemek ilginçti. Kısacası dizinin sonuna kadar dayanmamın bir sebebi de Goryeo Krallığı'nın dallanıp budaklanışını izlemenin hoşuma gitmesiydi. 

Bunun dışında "Ülke kuruyorum herkesin yardımı lazım." düşüncesiyle önüne gelen her aileden bir kız alıp sayısız çocuk yapan uçkursuz bir kralla uğraşmak çok hoşuma gitti diyemem. Te Allah'ım ya.. Sen yap çocuğu yap çocuğu ver hormonu sonra de ki bu taht kavgaları ne ayak, bu ülkeler neden bölünüyor..

Yine de hepsine ayılıp bayılmasam da kalabalık prens ordusu da diziyi izlenebilir kılan sebeplerden.

Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içerir.

2.Prens Mo. Öf bu dangalak fazla yaşadı yani zaten. Tırsağın biriydi, ruh sağlığı da yerinde değildi. Yani hak vermiyor değilim demek istiyorum, ülkenin kurucusundan sonraki ilk kral oluyor çocuk, korkması ürkmesi doğal demek istiyorum, ama yani ER MEYDANINDA BABASIYLA SIRT SIRTA KAPIŞAN MO'YU NERENE SOKTUN YA! Çocuğu babası Kral Taejo öve öve bitiremiyordu, yok şu yeteneği çok gelişmişti, yok bunu iyi becerir, yok orasına hastayım. Hiç de hastası olunacak bir durum yoktu. Yani şimdi Allah'ı var böyle sevimli bir duruşu vardı, prenslerle olan ilişkisi, merhametli tavırları derken fena biri değildi ama yani canım şimdi pek gerekli bir karakter de değildi. Bundan kral olmayacağı da belliydi.. 

Tamam bu sahnede genel olarak bakışı falan bayağı
şirin ama yani hala dangalak yapacak bir şey yok..

3.Prens Wang Yo. Derbeder ya. Diziye "Kral olacağım ulan!" diye azimle başlayıp kral oldu, sonra da "Ha öldüm ha ölücem" diye delirip öldü. Hani pek bir olayı yok, ama sözünün eri çocuk valla. Hong Jonghyun'a genel olarak aptal bir sempatim var, her kötü prens mimiğinde ensesine bir tane geçirip amanın oyuncu mu oldun len sen diye agucuk gugucuk yapasım geldiği için Wang Yo karakteri benim için dizinin kötüsü olamadı maalesef. Ay zaten kıt beyinlinin biriydi ya amaan. Çocuğun kafası bir türlü anasının onu kendi olduğu için değil de tahta geçebilme ihtimali olduğu için sevdiğine basmadı, bastıramadık. Sonuç olarak bu da birkaç kardeşini öldürdü öldürttü, allem etti kallem etti, o küçük kaşar Yeonhwa'ya sağ gösterip sol vurdu falan ama istediğini yaptı. Gerçi sonra da öldürdükleri rüyalarına girdi, mal gibi hık dedi gitti saftirik avni. Yani hayır bir de Eun'la Sun Deok'a dokunmayaydı iyiydi be.. Bu arada bunun birkaç tane karısıyla çocuğu varmış, hiç göstermediler ama merak etmedim de değil. Ha bir de, gazozcu Nuri baba gibi Yeonhwa'yı arada bir sıkıştırıp "Seni 2.karı alıp evi arabayı üzerine yapayım mı" diye kaş göz yapması çok komikti, ben güldüm yani en azından alskfjsa

4.Prens Wang So. Klişe bir "Yaralıdır yüzüm yıllardır kanamaktadır gönlüm geçmez hiçbir yerde ve kimseye sözüm" vakası. Başrol çocuğumuz, yani şeyapmak istemiyorum ama biraz hırbo bir tip. Kızı zorla öpmeler, sıkıştırıp sıkıştırıp sen benimsin demeler, günümüzde yaşasa herhalde her türlü sosyal medya hesabından engel yerdi Soo'dan. Tamam bu dingilliklerini bir yana bırakırsak senaristlerin en acımasız davrandığı karakter So. 3.prensle aynı anadan doğma, 3.prensin deyimiyleyse "Aynı rahimden çıkma"lar. Hayata bahtsız gelmiş, bahtsız yaşamış, dizinin sonunda da aynı bahtsızlığı sürdürüyordu maalesef. Hani hayır yapım ekibinden kimse de çıkıp dememiş ki "Abi çok tekmelemedik mi bu çocuğu baksana yerde boylu bozuna uzanmış eli ayağı titriyor bırakalım da az yüzü gülsün". Hayır bir de komik olan, başına 3 gün sürecek iyi bir şey gelse 3 sene cefasını çekiyor adam. Ultra mega bahtsız bedevi So'nun çok hatası olduğunu biliyorum ama, bu kadar zavallı bir karaktere gösterilen muamele de canımı sıkıyor. İyi halt yedin Soo aferin, sen de üz zavallımı, sen de az tekmele. Yine üzüldüm, yine dertlendim. Zaten afişini de Azrail gibi hazırlamışlar tövbe yarabbim sen sabır ver ya.

Şimdi, 1.prensin zaten çocuk yaşta öldüğünden, hatta cenaze günü yaşananlar sonucu 4.prensin yüzünün yaralanmasından haberdardık. Fakat 4.prensten sonraki 5, 6 ve 7 numaralara ne oldu bilmiyorum. Hastalıktan falan gitmişlerdir herhalde, bilemiyorum, eski zaman yani 🤔..

8.Prens Wang Wook. Denyonun biri de bu. Pisssssss haiiiiiiiinnnn kargacık burgacık suratlııııı.. Şimdi, yanlış anlaşılma olmasın, gençliğinin baharında bir kızcağız olarak Kang Ha Neul'a aşık olabilir, hakkında deli fanteziler kurabilirim fakat diziyi Wook karakterinin alnının ortasına temiz bir kafa geçirmeden bitirdiğim için çok üzgün ve eksiğim. Kendisi prensler arasında bilge ve ağırbaşlı olmaktan sorumlu, ayrıca da 4.prensle aynı yıl doğan tek kardeşi. Kendisi ikinci kraliçenin oğlu, kral olmakla tahtla ilgim yok diye dolanıp duruyor. Hani şimdi diziyi henüz izlememenize rağmen bu satırları okuyorsanız spoiler verip tadınızı kaçırmak istemiyorum, ama elimde değil. ÖF PİSSS SİNSSİİİİİİİ!! Dizinin en sağ gösterip sol vuran karakteri buydu, kim kral olduysa onun ayağının altını yaladı, kim güçlüyse onun peşine gitti. Onu şartlar bu hale getirdi, hayatta kalmak, ailesini ve sevdiğini korumak için başka şansı yoktu diyerek korumak mümkün fakat ben takmam, affetmem, sonuca bakarım. Sonuçta bu denyonun saçma bunak hareketleri onca insanın yaşamına mâl oldu mu oldu, ötesi beni ilgilendirmez. Pis karga. Bunu da niye melek gibi beyaz bulutlar arasına koymuşlar anlamadım. Bakın Wook'la ilgili beni rahatsız eden çok fazla şey var ve bunlar daha 1.bölümden rahatsızlık vermeye başladı. Yani tamam karısıyla arasında hiçbir zaman karı koca ilişkisi olmadı belki ama, yani, şöyle ki..

Bunun dünya güzeli karısı Hae Hanım da gördüğü muameleyi gram hak etmedi. Wook her şeyden öte bencil bir karakter, ilk günden de böyleydi, hayatın silsilesinden geçtikten sonra da hiçbir şey değişmedi. Yani tamam karını sevmiyor veya kadın olarak görmüyorsundur, fakat.. Yani başlarda Hae Soo'ya olan ilgisini gördükten sonra biraz yok artık falan dedim ama baktım olay bayağı baldız baldan tatlıdıra bağlandı, vööhhh yani dedim, yavaş gel öküz dedim, hiç de yavaş gelmedi. Yani dediğim gibi gönlünü kime vereceği kontrolünde olan bir durum olmayabilir ama karısının üzerini örterken Hae Soo ile ellerinin bir araya gelmesi suretiyle romantik anlar yaşamaları cidden fazla geldi, KARISININ ÜZERİNDE ROMANTİK ANLAR YAŞADILAR BEN GERÇEKTEN BU KADAR GAVATLIĞI KALDIRAMIYORUMMMMM

Fakat yine de, Wook'un son nefesini veren karısı Hae Hanım'ı sırtında taşıdığı, Sessiz ol, zevcemi uykusundan etmeyelim. dediği sahneyi hıçkıra hıçkıra izledim, akabinde gelen cenaze sahnesi de boğazıma uzun süre gitmeyecek bir yumru oturttu. Hof ne ya zevcem zevcem diye dolanmayı biliyorsun da niye az buçuk onurlu bir hayat da sürmüyorsun anlamıyorum ki.

Ana Kraliçe Yoo. 3, 4 ve 14.prenslerin annesi. Yanlış anlamadıysam prens doğurma rekoru bunda. Ay ne denir ki bu da yılan işte. Aklı fikri aman benim oğlanlardan biri kral olsun ama bu So olmasın çünkü neymiş efendim So'nun yüzünden yara varmış onu oğlu olarak kabul etmezmiş. Ay etmezsen etme. Yalnız, bunun son anlarında So'nun kafayı sıyırıp "BİZ ÇOK İYİYMİŞİZ TAMAM MI HERKES BİRİCİK OĞLUNUN SON NEFESİNDE YANINDA NE KADAR ZIRLADIĞINI KONUŞACAKMIŞ TAMAM MI" diye zırvalaması yani ne bileyim komikti sdşlksdşlk
9.Prens adı lazım değil Wang Won. Pfft geldik yılanın esas başına. Wook hainlik ve sinsilikte bunun yan sanayi versiyonu gibiydi, nasıl bir deyyus olduğunu siz hayal edin. Başlarda Avanak Prensler Tayfası'ndanmış gibi davranan, patavatsız, playboy, eğlence peşinde dolanan bir tipti, sonra hiç kusura bakmayın pezevenk çıktı. Öf. Bu salağı da adamdan sayıp karakter yazmışlar, yetmemiş 20 bölüm hayatta tutmuşlar ya geliyorlar bana soldan soldan. Hayır yani, tamam kötü ol, tamam ortalığı karıştır ama YANİ 20 BÖLÜM BOYUNCA DA HAYATTA KALMAYI NASIL BAŞARDIN BE KARDEŞİM? Ölmedi ya, beklee bekleee izlee izleee herkes teker teker gidiyor, bu kanlı canlı birilerinin kuyusunu kazıyor. Ne ömrü tükendi, ne kuyusunu kazdıkları. Bir de bunun da 2 3 tane karısı varmış, geçmiş Eun'a öğüt veriyor "Yav bunu beğenmezsen alırsın sen de benim gibi birkaç tane daha kadın." Hani cin olmuş adam çarpıyor ya sen KİMSİN SEN WHO ARE YOU DOG? Bir de, dizide oyunculuğu beceremeyen çok adam vardı ama mesela Won'da bunu hiç hisetmemiştim, sonra.. Sonra.. Son bölümde Chae Ryung'un mektubunu okuyup yere yığıldığı o sahne geldi ve.. Yani.. sdşlfksşglksdgşlksksdşDFŞLGKDFŞGLK anlatabiliyor muyum sdlfkj

Bu yarmanın sağ kolu Chae Ryung hakkındaysa dökecek hakaretim yok. Bakın bu mini boy kaşarın başının altından bir haltlar çıkacağı belliydi, birilerinin kazması küreği olacağı da belliydi fakat bunun da o kadar uzun süre hayatta kalmasını beklemiyordum. Hadi öldü gitti, bu tipitip yüzünden dizide bir asır sürecek hasetlenmelerin yaşanacağını HİİİİİİİİİİİÇ tahmin etmiyordum. Hae Soo karakterini başlarda sevmişken bölümler ilerledikçe git gide daha da antipatik bulmamın sebeplerinden biri de bu kız. Bakın Soo iyi kalpli, herkesin iyiliğini isteyen bir kız olabilir ama bu kümeyi daraltıp ortaya şunu çıkarınca sinirlerini fena bozuyor.

herkes - wang so = DİNGONUN AHIRI

Yani bakın kızın gönlü harbiden dingonun ahırı, gireni çıkanı belli değil. Sinirliyim ey ahali, bu tilki yüzünden So'ya bir ömür kahır çektiren Hae Soo'ya sinirliyim.

10.Prens Wang Eun. Klasik oyunbaz afacan prens. Her haremin vazgeçilmezi. Bunun da biraz saf salak olması dışında bir sorunu yok. Saçma bir görücü yoluyla evlendirilmesi, karısıyla karı-koca hayatı değil de bakıcı-bebek olarak yıllar geçirmeleri gerçekten trajikomikti. Hani cidden Soon Duk'a yazık, sen yıllarca savaş meydanlarında cenk et, herkes elinden kılıcından korksun, ama gönlünü bu mala kaptır, eve kapanıp karı kocacılık oyna ama karı koca hayatı bile sürme, ne biliyim çocuğun elini kağıt kesince üfle ki geçsin falan, en büyük fiziksel temasınız da bu olsun, yazık günah ya.. Bu arada ennn içten tavrımla söyleyebilirim ki, Eun ve karısı inanın dizinin en bok yoluna ölen karakterleri. Harbiden yazık günah. Politikadan siyasetten uzaklar zaten garibanlarım, gitmişler saraydan alakasız bir yerlere evcilik oynuyorlar. Niye dokunuyorsunuz yahu niyeeeeeeeee??? Başlarım dedesine siyasi çıkarına, ne çıkar gelebilir karısını ilk kez evliliğinin 5.senesinde öpen bir çocuk ve öpüşmeyle hamile kalacağını sanıp ürken karısının ölümünden? Bunların Jeju'ya yerleşip 2 kız 2 erkek yetiştirme planları o kadar sevimliydi ki, özellikle ilk 10 bölüm falan spastik gibi rol yapan Baekhyun'a karşı hiçbir gıcığım kalmadı hayallerini dinlerken. (Bir de, Soon Duk milletle güreştiği, sonrasında gülücüklere boğulduğu sahnelerde o kadar güzeldi ki Eun'un bu kıza ilk o andan aşık olmaması cidden mal olduğunu kanıtlıyor..)

11'le 12'ye de ne olduğunu bilmiyoruz, geçiyorum.

13.Prens Baek Ah. İşi gücü sazında sözünde olan, ailenin sanatçı çocuğu. Genel olarak boş boş dolanıyor, günlük hayatı resmediyor, çalgı çengi çalıyor falan. Annesi Goryeo'da önceki 3 krallıktan Silla'nın kraliyet ailesine mensup olduğundan, diğer prenslerle aynı seviyede olmadığınını bilincinde, doğal olarak tahta veya ülkeye asla göz koyamayacağını biliyor, kaldı ki pek sallamıyor da. Ver yansın çal oynasın, mutlu olalım mutlu yaşayalım bir tip. Yani evet akıllı, olgun, yakışıklı ve gerçekten ideal bir erkek ama dediğim gibi, tahtmış kavgaymış siyasetmiş gram umurunda değil. "Niye teker teker gidiyoz ki hep beraber yaşayak işte" bu çocuğu özetleyen bir cümle olabilir, hiç kurmadığı halde. Mesela ben neden bu çocuğun da yüzünün güldürülmediğini hala anlayabilmiş değilim, yani aslında son ana kadar gülüyordu da o kendi iyi niyetliliğinden, mutluluğun içine işlediği karakterindendi. Bazı insanlar böyledir ya gerçekten, hani her türlü tekmeyi yerler ama acıyla baş etme yöntemleri acıya katlanamayanları kıl edecek derecede optimisttir. En çok böyle insanların mutsuz olması canımı yaktığından da, Baek Ah'ı mutlu etmeyen senaristlere deli saydırdım. Siz kim köpekler ya??? 

Baek Ah'ın biriciği, 3 Krallık'tan Baekje'nin son prensesi Woo Hee. Seohyun'un kebut duruşu ve oyunculuğunu hala sevmiyorum fakat ileride az buz da olsa canlandırdığı karakterlerden hangisi kalbine girmeyi başardı derseniz Woo Hee derim. Aslında Baek Ah'dan yaşlı dursa da (Seohyun'un Nam Joo Hyuk'tan 3 yaş büyük olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak bu oldukça normal bir durum gerçi) birinin peynir gibi bir kız, birinin peynir gibi bir çocuk olmasından olsa gerek aralarında anlam veremediğim bir uyum vardı. Yine de orospu senaristlerin bu kızı öldürmesine de anlam veremedim. Belki Eun ve Soon Duk kadar bok yoluna gitmedi ama, hayır yani resmen demişler ki bu So'yu yalnız bırakıcaz ama Baek Ah kadar iyi niyetli bir çocuk biricik ağabeyini nasıl bırakıp gider, tamam buldum en iyisi sevdiceğini öldürelim de çıksın işin içinden. Yav yürüyün yavvv.

14.Prens Jung. 3. ve 4.Prenslerle aynı anneyi paylaşan, kraliyet ailesinin en genç üyesi. Avanak Prensler Tayfası'na mensup. Anası hızını alamasa bunu da kral yapacaktı da zor tuttuk. Savaş sanatlarında usta olmaktan sorumlu kendisi. İşte ordudur savaştır hep bundan sorulur. Ne bileyim, Ji Soo da aşık olduğum çekikler listesinde yer alıyor belki, hani öpüştüğümüzü hayal ediyor olabilirim falan ama, Jung karakteri nasıl desem, yani tamam iyi hoş saftı da ay ne bileyim. Beni sinir eden bir yanı da vardı. Fırsattan istifade ilk aşkım da ilk aşkım diye dolaştığı Hae Soo'yla evlenivermesi biraz dokunmuş olabilir. Bilemiyorum. Ama iyi niyetli çocuk sonuçta. Önce Soo'ya sahip çıkması, sonra da Soo'nun So'dan olan çocuğunu başıboş bırakmadan yetiştirmesi kalpleri ısıtıyordu. Ya da.. Ne biliyim benim ağzımda ekşi bir tat bıraktı. Kendime istiyordum sanırım ben bu çocuğu ondan böyle oldu. Bir de, son bölümlere doğru çenesine kadar indirdikleri favorileri çok komikti asşldkjasfşlj (komik olmasının yanı sıra salak bir erkeksilik de katmıştı sanırım ya da bana öyle geldi çünkü aşığım, neyse) Bir de, favori neyse de hani o yine sözde büyüdükten sonra yaptıkları kuş yuvası misali "savaşa gittim geldim saçı" esas komediydi.

Dizide birkaç defa laf arasında bahsedilmesinden anladığımız kadarıyla gelecekten geçmişe gelme konusunda Hae Soo ile aynı kaderi paylaşan, Goryeo'nun ilk 4 kralının bir nevi akıl hocalığını yapan, astronom Choi Ji Mong. Ay ne diyeyim tipin biri işte. Aklı bir karış havada mı yoksa onca deli içinde bir bu mu akıllı anlaması zor. Bunun da herkesten uzun yaşamış olması ilginç aşlfksd Neyse, fırlamanın biri sonuçta.

Prenses Yeonhwa. Wook'la aynı anneden doğma, Hwangbo ailesine falan mensup oluyor sanırım yani yanlış anlamış da olabilirim. Sanırım 10.prensle yaşıt. Var ya, bu da gerçek bir yılan. Ama yani ne yalan söyleyeyim, böyle bir karakter daha yok. Kız kafasına koyduğu herrr şeyi yaptı. Gitti So'ya evlencez dedi kimse takmadı, 10 bölüm sonra baktık evlenmişler. Gitti Kraliçe olacam dedi, oldu. Veliaht doğurucam bakın görün dedi, son bölüm baktık doğurmuş. Hani kendisinden gram haz etmesem de yani hırslı, başarılı bir karakter. Soo malı şu kızın yarısı kadar akıllı olsaydı diziyi öyle güzel yerlere götürürdü ki yani.. Yalnız bu kızın oyunculuğu feci rezaletti, kötü bak kızım demişler bakmış, devamı yok. Bu arada, Empire of Lust filminde af edersiniz şeyine kadar mıncıkladığı emdiği Kang Ha Neul'la burada ağabey-kardeş olmaları hani tövbe estağfurullah. Unutmadan, başlarda bunun ufaktan ufaktan So'ya yürüdüğünü görünce DESTUUURRRR demiştim, yok artık demiştim, yapmazlar herhalde demiştim, aynı anadan çıkmasalar da kardeşler yani sonuçta demiştim, meğersem normal sayılıyormuş o zamanlar böyle şeyler. Yani.. Neyse ben daha bir şey demiyorum, diyemiyorum. Sonuç itibariyle bu kız dizinin tartışmasız en başarılı karakteriydi. Gerçi sonda gidip So'ya "Oğlumuzun doğum gününe neden gelmedin, babasından korkuyor çocuk!" dediğinde "Ben sadece senden çocuk yapıp onu veliaht yaparım dedim, ona babalık da ederim demedim" diye bir çemkirmeyle karşılaşması hani.. komikti biraz ne yalan söyleyeyim şlsdkf

2.Kraliçe Hwangbo bişey. Wook ve Yeonhwa'nın annesi. Hani öyle iyi kalpli gibi bir karakterdi ki o yılan Yeonhwa'yla sinsi pislik Wook bundan nasıl çıktı aklım almıyor. Gerçi işte iyi niyetlilik de insanı bir yere getirmiyormuş demek ki gördük. Kadında ağır bir edebiyat öğretmeni tipi var, tarihi dizide işi ne anlamadım. Vasıfsız bir şey işte.


Eveeet gelelim esas olaylı başrolümüz Gu Ha Jin/Hae Soo'ya. Bu kızın hayatta bin bir türkü zorlukla karşılaştığının bilincindeyim. Fakat sinirlerimi o kadar çok bozuyor ki bunun hakkında yazmaya başlamadan önce Starships'in Glee versiyonunu açtım, hani bu olmadan sakin sakin yazmam imkansız çünkü. Bakın tamam, bu kız kendini bir anda hiç alışkın olmadığı bir ortamda buldu, "İnsanlara nasıl mal muamelesi yaparsınız, kafanıza göre onun benim dersiniz" diye sızlanması en büyük hakkı, tüm bunlara karşı çıkması çok çok çok daha büyük hakkı. Fakat tüm bunların ortasında, iyi kalbinin ve affediciliğinin neden bu kadar orantısız işlediğini anlayamıyorum. Wook denyosunu bile affetti, Yo dingiline son anlarında olabildiğince iyi davrandı, Won'a zaten adam gibi ağzını açtığı yoktu, ama yok efendim neymiş son ana kadar iliğini sömüren Chae Ryung kaşarını öldürmüş diye So'ya sinirliymişmiş! Kardeşi gibiymiş Chae Ryung onun! Dizi her ne kadar Chae Ryung aslında özünde iyi bir insan diye gözümüze gözümüze soksa da bu durumu, üzgünüm ama ben yemiyorum, yiyemiyorum. Bir insanı şartlar ne yöne çekerse çeksin, önemli olan o insanın bu şartlara karşı sergilediği tavırdır. Öyle her boku yiyip yiyip sonra çıkıp "Sadece sevdiği bir insandan ölene kadar vazgeçememiş bir saf köleyim." diyerek aradan çekilmek olmuyor Chae Ryung hanım. Kısacası Soo'nun bu orantısız affediciliği ona karşı olan tüm antipatimi zirveye çıkardı, herkese, ama herkese karşı merhametli olması ama So'ya karşı bu denli acımasız davranması muazzam derecede gerizekalı bir tavırdı çünkü. 

Tüm karakterleri bir kenara bırakarak, dizinin genelinde canımı en çok sıkan şey neydi bilmiyorum aslında, ama 12.bölüme kadar kara kaplumbağası gibi ilerleyen dizinin, sonrasında bir anda hızlanması ve herkesin çatır çutur ölmesi sinir bozucuydu sanırım. O kadar çok Wook ve Soo aşkı izledik ve sonra bu aşk o kadar hızlı soğudu, yerine bir anda o kadar çok kral değişti ki başım döndü izlerken. Herhalde yazarlar kafaları rahat bir şekilde başları yazdılar sonra dizinin sadece 20 bölüm süreceğini hatırlayıp gidişatı değiştirdiler, aklıma daha mantıklı bir açıklama gelmiyor çünkü. 

Son tebriklerimi onda aşk çokgeni arasında Hae Soo'ya hasta olmamayı başaran Yo ve Won'a iletiyorum. Kızda şeytan tüyü var herhalde, tüm saray ayılıp bayılıyor onun için.

Bir de, bahsettim mi emin değilim fakat dizimiz orijinalinde bir Çin romanının, ve sonrasında yayınlanan bir Çin dizisinin Kore uyarlaması. Uzun zamandır hem Çin, hem de Japon kültürünü biraz daha net görebileceğim tarihi yapımlar arayışında olduğumdan bir göz atmak istedim ama orijinal diziyi açmamla kapamam bir oldu çünkü...


Yani arkadaşlar şeylik olmasın ama.. Keller.. Hani.. Keller.. AY GÜLMEDEN BAKAMIYORUM RESME LSDKFDLKJ HANİ YUMURTAYA BENZİYORLAR AMA PRENSLER SDLFK Meraklısına söylüyorum soldan 3. keltoş 4.prensimiz Wang So oluyor, sağdan 3. de Wook. Hani..
 ŞSDŞLFKDSŞLGKDŞFLKG

YANYANA GETİRİNCE DAHA DA KOMİK OLDU SDŞLFKKSDŞLK 13.PRENS FŞLKDFHŞLGK ŞSDLKGSDŞGLK ŞSLDKGSŞDLK

Bu saf Eun'un düğününde neden 5 kişi falan vardı gibi mantık arayan soruları bilerek
yöneltmedim çünkü, ne bileyim, şahsen ben diziyi pek mantık arayarak izlemedim..

Avanak Prensler Tayfası

Dizinin ikinci sezonu olur mu olmaz mı, olursa nasıl olur, bunlar hakkında da söylemek istediğim çok şey var fakat yazı zaten hali hazırda aşşırı uzun oldu, buraya kadar hayatta kalan oldu mu onu bile bilmiyorum, artık o konu da bir sonraki yazıya falan..

1 Eylül 2016 Perşembe

Reply 1988 / Bitirilemeyenler kervanı uzar ve canlar yanarken


Kore olimpiyatlarının gerçekleştiği 1988 yılından itibaren başlayarak, Seoul'da küçük bir mahallede yaşayan insanların yaşamlarını, sıkıntılarını, mahallenin ergen gençlerinin ilk aşklarını, ilk heyecanlarını anlatan, herhangi bir diğer Reply dizisi gibi adım adım günümüze yaklaşırken eskiyi bizlere de baştan yaşatan bir yapım Reply 1988. Şimdi çokbilmişliğe lüzum yok, 1988'de daha çekirdekte tohum bile değildim, fakat bana her zaman hayat 2000'lerin ortasından sonra bir anda hızlandı gibi gelmiştir, sanki öncesinde gelişmeler, güncellemeler, her şey yavaş ve tadını çıkara çıkara, klasik seyrinde gidiyordu da, sonra bir anda teknolojiye, ilerlemelere yetişemez olduk gibi. Neyse, nihayetinde zaman zaman samimiyetiyle izleten, zaman zaman bayık sanat filmleri gibi saatlerce seyirciyi boynundan tutarak sürüklemeye çalışan, artısı eksisiyle her şeye rağmen sıcacık bir diziydi.

Haaa fakaaaat.. Ben bu diziyi tamamlayabildim mi? Hayır. Bakın uzun zamanlı takipçilerim beni bilir. Bu bloga yazdığım her yazıyla tabii ki %100 gurur duymuyorum, kaldı ki elimden gelse hepsini kaldırır baştan başlarım fakat bendeki bu tembellikle hiçbir yazının yerine yenisinin gelmeyeceğini biliyor, ve kaldırmaya cesaret edemiyorum. (Tüm ergenliğimi dökmüşüm yani nihayetinde şu sayfalara, insan öyle veya böyle utanıyor..) Neyse, fakat benle ilgili değişmeyen tek bir şey var ki, bir diziye başladıysam öyle veya böyle bitiririm (ufaktan beyazından yalan oldu ya galiba bu), bitiremediklerim hakkında da finale atlar, veyahut hakkında yazılar, yorumlar okur final hakkında ayrıntılı bilgi edinirim. Elbette 1988'in de nasıl bir finalle bittiğini, karakterlerin sonunun nasıl geldiğini biliyorum fakat finali oturup izleyemiyorum. 

Bakın şöyle. İnanmayacaksınız ama ben sakinliği seven bir insanım. Günlük hayatta benimle karşılaşsanız, her tarafı gök kuşaklarıyla donatsam anca mutlu olacağımı sanarsınız fakat aslında tek bir soluk sarı bile beni huzurla doldurabilir. Durum buyken, insanların benden yalnızca aksiyon/bilimkurgu sevmemi beklerken benim kendimi Kore'ye de kaptırmam çok da beklenmedik olmamalıydı yani. Kısacası, çoğu insanın sıkıcı olarak adlandırdığı, biraz başında oturup vakit ayırmak, emek vermek gerektiren yapımları aslında severim. Peki tüm bunlara rağmen bir bölümünün 1,5 saat sürmesiyle bir dolu eleştiri alan Reply 1988'i niye bitiremedim?

Sebeplerim elbette birden fazla. Okuduktan sonra bu sebeplere haftada toplam 3 saatlik bölüm yayınlayan bu diziyi güncel olarak takip etmenin yorgunluğunu da kendiniz eklerseniz sevinirim. İlk olarak, beni diziden tam anlamıyla soğutan o sahneyle başlamam gerek.

Ha başlamadan önce spoiler istemeyen, sadece dizi hakkında birkaç fikir edinmek için gelmiş arkadaşlar için şunu söyleyeyim: izleyip görün. Çünkü, her ne kadar ben bitiremesem de, aslında izlenmeyi de, bitirilmeyi de hak eden bir diziydi. En azından bir şansı hak ediyor, kimileri hakkında çok yavaş ilerliyor dese de, ki aslında haklılar, o yavaşlığı kendinize diziyi sindirme imkanı olarak alabilirsiniz bence.

1. Taek ve Beklenmedik Alışkanlığı

Belki yazının başından beri bir şekilde hissettirmişimdir, fakat Duksun kızımızı kapacak tarafın Junghwan olması taraftarıydım, hala  da tam bir Junghwan trash olarak inadımı sürdürüyorum. Fakat bu Taek'i sevmemi engelleyen bir durum değildi. Tamam peki ilk defa alttan alttan hissettirdiklerinde 'YAV NE ALAKA BE KARDEŞİM YAAA' diye isyan ettim ama, kesinlikle kabullenemeyeceğim bir durum değildi bu. Taaaa ki, Taek bey Duksun'u yanında Çin'e götürüp, otelde elinde sigarayla yakalanana kadar.

Abarttığımı düşüneceksiniz, ve belki de haklısınız ama benim sigaraya karşı gerçekten abartı bir düşmanlığım vardır. Yanlış anlaşılma olmasın, hanemizde asla sigara kullanan bir birey yaşamadı şimdiye kadar, annem içmez, babam içmez, abim içmez. Küçükken, okulda sigaranın zararı bana ilk anlatıldığından beri, içimde bir nefret olduğu doğru ama. Dediğim gibi, biraz sebepsiz gelebilecek bir nefret bu. Yani bana giren çıkan yok, nesinden nefret ediyorum? 

Cevabı ben de bilmiyorum, sadece insanların kendilerine neden zarar verdiğini anlamıyorum, anlamak istemiyorum, kokusundan hoşlanmıyorum, dumanından hoşlanmıyorum, kısacası sevmiyorum. Net ve basit, sevmiyorum. Üzerine biraz düşünüp de sigara içen insanlar hakkında neden direk bir ön yargı edindiğimi bulmak istedim fakat elime pek bir şey geçmedi. Ama dedim, belki de, şimdi şöyle açıklayayım.. Sıradan bir hayat yaşayan her çocuk, ömrüne ilk kez ailesine güvenerek başlar. Özel bir durumu olmadığı sürece ilk kez annesine, sonra babasına güvenir, sonra da büyük kardeşini örnek almaya çalışır. Ben de sonuçta aileme güvenerek büyüdüm, ve büyürken ellerinde bir defa bile sigara görmedim. Belki de güvendiklerimin sigara kullanmaması, bende kullananlara güvenmemem gerektiği gibi bir algı yaratmıştır, bilemiyorum. 

Gerçi şu da var, özellikle lisede çok fazla sigara kullanan insanla takıldım, neyse ki körle yatan şaşı kalkmadı ve o dönemi sigarayla haşır neşir olmadan atlatmayı başardım. Hala lise ortamımla buluştuğumda o dumana bir şekilde maruz kalıyorum fakat ne yalan söyleyeyim, benim için sigarasını içmeyi birkaç saat erteleyemeyecek insanlarla sık sık da görüşmüyorum. Neyse yaaaa Koreliler diyorduk, Reply diyorduk niye Yeşilay olduk şimdi Allah Allaaah...

Ay uzun lafın kısası (pek kısa tuttun hll) Taek'i elinde sigarayla görünce bir anda kalbime bir şeyler saplandı, tamam tamam biliyorum bayağı saçma ama insan bazı şeyleri kontrol edemiyor işte ne yaparsın.. (aslında insan istese kendini çok da güzel kontrol eder) (yoo etmez) (ya da işine gelmez işte)

yine de şu gif biraz kalbimi titretmiyor dersem yalan olur

2. Junghwan üzerine oynanan  pis rezil leş taht oyunları

Bu oyunları bayağı bayağı senaristler oynuyordu. Hani tamam arkadaşım istediğini everirsin kızla, dizi senin dizin de yani BU KADAR ACI ÇEKTİRİLİR Mİ YA.. Sen al çocuğu kullan kullan öldür bitir sonra kızı Taek'e ver. Ooooooldu. Oldu gerçi de işte neyse olayı anladınız. 

3. Bora ve Sunwoo ilişkisi

'Hoaydaaa bunların nesi battı be' çığlıklarını duyar gibiyim aslında.. Ama battılar işte. Bayık Sunwoo ve ondan da bayık Bora'nın buldukları her boşlukta yiyişmeleri, e yuh kardeşim ne kadar aç kalmışsınız ve diye düşündürdü. Benim için fazla mıçmıçlardı. Zaten Bora'yı da hiç sevmem ben. Her hareketi olay olan, evin en güvenilen, kardeşlerine eziyetler çektiren çocuğu, içten içe ne kadar iyi kalpli olduğu beni ilgilendirmez, hıh.

4. AY SEVMEDİM İŞTE

Oh söyledim rahatladım. Dizi beynimi kemirdi tamam mı. Oh. Ne tuttum be içimde. Yazı başladığından beri sakin sakin yazıyorum, meğer Standing Egg playlistine geçmişim, onun verdiği rahatlıkmış. Şarkı bir anda değişip Take Me Now'a geçince kendime geldim. Yok arkadaşım ya ben o kadar yüce gönüllü değilim, beynimi alıp sakız gibi çiğneyip çiğneyip yerine geri koyan bir diziye sempati besleyemem, tüm yazdıklarım da Moonlight Drawn by Clouds'la gönlümün tam ortacığına haremini kuran Bogum bey içindi, halbuki Reply'de hiç sevmedim pısırık karakterini. HIIIHHH..

Tamam nefretimi döktüğüme göre, diziyi izlenilebilir kılan dünyanın en sevimli şeylerine girişebilirim.

Jin Joo

Bu küçük şey diziyi izlemek için en iyi sebep falan olabilir. Ki belli ki, tüm set tarafından da çok sevilmiş, çünkü dünyanın en şirin şeyi falan? Kendisinin içinde bulunduğu, abisiyle beraber şarkı söylediği, dans ettiği, veya hiçbir şey yapmadan sadece öylece oturduğu tüm sahneler yüzünüze sıcacık bir gülümseme konduruyor zaten, fakat benim karnımı tuta tuta güldüğüm asıl sahnesi, yeni babişkosunu, yani Taek'in babasını kendine oyuncak ettiği anlardı. Koskoca adamı ayıcık yapıp oynadı yani helal olsun..


ya çok mutlu bir de şizofren sdfljsdkl
Hyeri/Duksun

Garip gelir mi gelmez mi bilmiyorum fakat, son bölümlerdeki ablak bakışları pek favorim olmasa da, genel olarak Duksun'a can verişini çook sevdim. Hele ki ilk bölümlerdeki "Her şey ablama her şey kardeşime beni niye yaptınız o zaman!" diye isyan ettiği o sahnede kalbimi öyle kazandı ki sonlardaki sinir bozucu sahneleri bile koymadı. Aslında, genel olarak Duksun karakterini sevdim ve Junghwan taraftarı olmama rağmen kızımızın Taek'i seçmesi içimde bir nefret falan oluşturmadı. Kaldı ki kız napsın yani kendini Junghwan'ın üzerine mi atsın, bizim bey de biraz adam olaydı da doğru zamanda doğru şeyi yapaydı. OF KIZMAK İSTEMİYORUM O YÜZDEN TÜM SUÇ SİZİN SEVGİLİ SENARİSTLER!!

insan gülmeden edemiyor sdfksdf
Ailelerin İlişkileri, Dertleri ve Her Şeyleri

Bu da diziyi sıcacık yapan bir diğer unsurdu. Kaldı ki klasik dizilerde görmeyeceğimiz fakat gerçek hayatta hep iç içe olduğumuz ailemiz, ailelerimizin maddi manevi sıkıntıları, sağlık sorunlarının evin diğer bireyleri üzerinde yarattığı etkiler, ve geri kalan her şeyiyle 88'in aileler üzerinde duruşunu sevdim. Kaldı ki her türlü aile üzerinde de durdu yani. İyi kalpliliğinden olmayan parasından borç verip ailenin belini doğrultmayı bir türlü beceremeyen babalarıyla fakir, zaman zaman sıkıntılı, genelde yaşayıp giden mutlu bir aile, çok erken annesiz kalmış, baba oğul yuvarlanıp gitmeye çalışan bir başka aile, aynı anda hem fakirlikten hem babasızlıktan muzdarip, fakat iyi yürekli insanlarla dolu bir başka aile daha, ve sonradan maddi anlamda rahatlayan ve öncesini unutmayan, yine de saadetin parada değil sağlıkta, ailede, ve birlikte olduğunu bilen bir başka aile. Ay o kadar çok aile dedim ki duygulandım, gidip annemle babama sarılacağım. (Harbiden sarıldım..)


Bu Güzel Ailelerin Yanında, Gençlerin De Birer Aile Olması

Eh, bu konuda söylenecek pek bir şey yok zaten, çocukluk arkadaşlarının aralarındaki ilişkiyi acayip sevdim, seviyorum, seveceğim. Har gerçi "Arkadaşım için sevdamdan vazgeçerim" senaryolarını sevmiyorum ve burada da sevmedim ama, neyse işte anladınız bence.




Ve Tabii Ki Kadroda Ryu Jun Yeol Var


Bu madde de başlı başına diziyi izlemeniz için bir sebep. Ha fakat, bu maddeye kanıp da izledikten sonra yaşayacağınız kalp kırıklıkları veya mayışmaları için blogum sorumluluk kabul etmemektedir haberiniz olsun. Hof benim kalp kırıklıklarımın cezasını kim ödeyecek acaba ya...


Misal bu sahne üzerine 300 sayfa tez yazabilirim ama agresifim sinirliyim daha fazla görüp mayışmak istemiyorum bb
Vee bol acılı yazımızın sonuna gelmiş bulunmaktayız.. Çıkış kapıları sağ üst tıkta.

*Dongryong'dan bahsetmediği için üzüldü ama bahsetmeye üşendiği için sadece fotoğrafını atmakla yetindi*

Dayanamayacağım bitirmeden Jinjoo'lu fotoğraf yağmuruna tutacağım burayı..








29 Mayıs 2016 Pazar

Yok mu oldum?

Öyle bir gitmişim ki blogdan dedim herhalde geri dönüşüm imkansız olacak, böyle ergenlik dönemimi olduğu gibi kustuğum bir yer olarak kalacak bu blog. Ama bugün bir içimden geldi, dedim niye bahsetmiyorum neler yaptığımdan?

Kendi sorumu cevaplayarak başlıyorum: neler yaptığımdan bahsetmiyorum çünkü hiçbir şey yapmıyorum. Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama geçtiğimiz yılın rezil, stres dolu sınav döneminden sonra Görsel İletişim Tasarım bölümüne yerleştim bir üniversitede burslu olarak. Bölüm aynı adı gibi, o kadar... Saçma ki yani..

Geçtiğimiz dönem haftada 4, bu dönem haftada 3 gün okula gittim. Hepsi birbirinden gereksiz onlarca ders aldım. Okul üniversiteden çok ismek kursu gibi. Güya tasarım bölümüyüz, bu yönümüzle Görsel Sanatlar Fakültesi altına girebilirdik ama gelin görün ki İletişim Fakültesi'nin bir parçasıyız. Tama iyi güzel de, İletişim Fakültesi'nin kalanı bizi kabul ediyor mu bakalım? Size yemin ediyorum ki tüm fakültenin aklı fikri sivrilikte. Anneme anlatsam "Ben biliyordum böyle olacağını" der, tekrar hazırlanıp İngilizce öğretmenliğine girmem için bir dolu başımın etini yer- düzeltme: şu anda da benden en büyük dileği bu zaten. Neyse, sonuç olarak ben sivri bir insan değilim. Tek amacım istediğim bir bölüm okuyup, istediğim bir iş yapmaktı. Kaldı ki şu an doğru mu karar verdim acaba diye emin de olamıyorum. Bölüm basit falan ama, nasıl desem.. Hani insan sofranın başına kurt gibi aç oturur da ağzına attığı ilk lokmayı beğenmez, anında iştahı kaçar, midesi bir bozulur ya, o durumdayım işte. Bölümde zaten 1.sınıflar olarak 15 kişi falanız, ve hani üzerinize afiyet alayı mal ya... Hani tamam alayı demeyeyim, kaldı ki tek bir arkadaşım var bölümden, ve bu arkadaşım belki akademik olarak başarılı olmayabilir ama açık gözlülüğüne asssla laf ettirmem. De, işte, yani.. Okula gidiyorum, herhangi bir derste oturuyorum, önüm arkam sağım solum salak doluyor. Ay daha fazla anlatamiciiiiim geliyorlar soldan soldan...

Sonuç olarak, okul bayağı salak gidiyor. Kesin yıllarca söylenicem, arada derede kalıcam, ama sonuç olarak buradan mezun olup ömrümün geri kalanını işsiz geçireceğim. Böyle durumlarda söylediğim genelde tutar, her yazdığım sözcükte kalbimi biraz daha parçalıyorum yani.

Her neyse. Okul mevzusunu bir kenara bırakırsak, ay bırakamıyorum çünkü hayatım bundan ibaret. Öncelikle, öyle ağır bir öğrenci yaşamı geçirdiğim söylenemez. Okulum da -en azından teoride- İstanbul sınırları içinde olduğundan evden ayrılmam mümkün olmadı. Doğal olarak üniversitenin benim için liseden tek farkı her gün gittiğim yolun 1 buçuk saat uzamış olması. Bir de işte, lisede en azından öyle veya böyle kendi seviyemde insanlarla beraberdim. Şu ansa, özel okul yani, parasını veren geliyor. Öf yine alayı mal diyeceğim cümleye geldim. İlk paragraftan beri tekrar edip duruyorum bunu.

Ay bir saniye! Tamam yeter kendi içimi şişirdim yeterince. Şimdi nihayet en sevdiğim şeye, izlediğim dizilere, takip ettiğim gruplara dönebilirim. Öncelikle, yıllardır yazı yazmıyor, hatta belki listeye bile eklemiyor olabilirim ama, aslında dizi izlemeye devam ediyorum. (Valla hayatımda yıllardır düzenli olarak devam eden tek şey bu ya, bazen ben de kendime çok üzülüyorum.) Bu aralar favorim... Dıp dıp, dıp dıp........ SIGNAL! Sabah bu konuda bir tweet attım ve aldığım tepki "macun değil mi o?" oldu. Olsundu, böyle de mutluydum..

Aslında son dönem kendimi biraz Tayvan dizilerine vermiştim. Zira sürekli telefondayım ve telefonda yüz takla ata ara bir şeyler izlemek yerine viki kullanmak daha işime geliyordu. E vikinin de repertuar sınırlı yani, çok fazla Kore dizisi yok, Japon dizileri desen.. Yani vikidekiler çok... Uçuk.. Çin dizilerineyse ben katlanamıyorum. Öyle bir dublaj yapıyorlar ki, zaten normal şartlar altında pek haz etmediğim şauoğ şuoğ dolu Çince iyice çekilmez oluyor. Beyinsiz olmuşsun iyice, Tayvan dizilerinde nece konuşuyolar? diyecek olursanız da, yani Çince konuşuyorlar ama en azından oyuncunun kendi sesini duyuyoruz, ağız ayrı ses ayrı gelmiyor. Neyse efendim, sonuçta bu ara daha çok Tayvan takılıyordum çünkü pek sevilesi dizi de yoktu benim için Kore tarafında. 

bu buraya ne mana demeyin şimdi,
 verecek hiçbir cevabım yok çünkü..
Böyle diyip de aradan çekilemiyorum gerçi. Şu sırada Beutiful Gong Shim ve Oh Hae Young'u güncel olarak takip ediyor, Lucky Romance'i de takip etmek için kendimi zorluyorum. Üzerinize afiyet ben biraz Hwang Jung Eum'a katlanamıyorum da yani... Gong Shim'i tek kelimeyle özetlemem gerekirse de "absürt" derim. Zira düşük bir ruh halinde izleyince ekrana sadece boş boş bakıyor, normal kafada izleyince de kafam uçuyor, durduk yere kahkaha falan atıyorum. Garip bir dizi, nereden geldi nereye gidiyor anlaması biraz zor. Oh Hae Young'sa... KYYYYASHAHAHJHJH! Allah'ım TEŞEKKÜR EDERİM YAA.. Son dönemde izlediğim diziler arasında belki de en iyisi! Romantizm tadında, komedi tadında, entrika tadında, zaman zaman kalp kırıcı olduğu oluyor fakat genel olarak o kadar yavaş, o kadar da da hızlı, ve akıcı ki ağzımdan bu dizi hakkında hiçbir kötü laf çıkmayabilir. Kesin bir şey söyleyebilmek için bitmesini bekleyelim biz yine de. 

Signal'se.. Bu diziyi izlemeyi çok uzun zamandır erteliyorum. Ne bileyim, hep bir boğucu, bir sıkıcı geldi. Yani nasıl açıklasam, alttan alttan izlersem kendimi kaptıracağımı biliyordum, ana böyle boğucu bir atmosfere giresim yoktu hiç. Sonra.. Ay nasıl başladım hiç hatırlamıyorum ama oldu bir kere slfksdlf Hala iki bölümüm var bitmesine, eğer biricik Lee Jae Han ajuşşimim hayatını kurtaramazlarsa saydığım övgülerin hiçbiri burada kalır mı bilmiyorum ama, bakıp göreceğiz işte..

Garip bir havada yazılmış bu garip yazının finaline geldik. Nasıl bitirilir hiç hatırlamıyorum valla, şimdilik sağlıcakla kalın!